Sendikacılık üzerine önermeler getirdiğimiz yazılarımızda dostlarımızın büyük ölçüde ortaklaştıkları ve karşı çıktıkları nokta oldukça muğlak buldukları “konfederasyon” tanımlamamız oldu. Denilene göre konfederasyon tanımımız aslında Türkiye’de bulunan herhangi bir konfederasyonu betimleyecek düzeyde değildi. Ne Disk, ne Türk-İş ne de Hak-İş bizim konfederasyon tanımımıza uyum sağlıyordu. Bu yüzden gayet soyut, işe yaramaz, ayakları yere basmayan laflar ettiğimiz yer yer kibar, yer yer de oldukça sert bir şekilde ifade edildi.
Her şeyden önce bu eleştirilere katıldığımızı belirtmemiz gerekiyor! Gerçekten de özellikle sendika dosyası içerisinde yer alan metinlerde yer alan “konfederasyon” Türkiye sınırları içerisindeki herhangi bir konfederasyonu betimleyemiyor. Bu noktada belirtmemiz gerekir ki zaten bu yazılarda mevcut konfederasyonlardan herhangi birisine dair ufak çaplı çözüm önerileri getirmek gibi bir niyetimiz de bulunmamaktaydı. Galiba daha açıklayıcı olmak için epistemolojik bakışımızı biraz açıklamamız gerekiyor.
Bizler evreni diyalektik bir çerçevede anlamlandırırken “olabildiğince” somut verilere dayanmamız gerektiğini bildiğimiz kadar, hayallerimizden, fikirlerimizden kısacası ideallerimizden de yola çıkmamız gerektiğini düşünüyoruz. Bu bağlamda maddeyle fikre birbirlerinin diyalektik ilişkisi çerçevesinde eş düzeyde önem veriyoruz. Marx’ın “son kertede” maddeyi öne aldığı epistemolojik algılayışının kendi iddiasının aksine yeterince diyalektik olamadığını düşünüyoruz. İdea ile maddenin diyalektik ilişkisine vurgu yapıp son noktada evreni maddeden ibaret saymak bizce yeniden tek taraflı bir maddeciliğe geri dönmektir. İdeanın madde ve de maddenin idea üzerindeki karmaşık ilişkisini “son kerte”lerle nihayetlendirmek ve bu çerçevede indirgemeciliği tercih etmek yerine gerçekliğin bütün karmaşıklığını kabullenmemiz ve siyasetimizi bu bakış ekseninde şekillendirmemiz gerekmektedir.
Reel politikanın dayattığı yol ayrımlarında yapılan seçimler büyük ölçüde ideolojinin sınır çizgileri tarafından belirlenir. İdeoloji geleceği ve hatta geçmişi anlamlandırır ve belirsiz bir siyaset topografyası üzerinde bir çeşit izlek oluşturma misyonu üstlenir. Bu anlamda topografyanın maddi koşulları ne olursa olsun ideolojinin, dolayısıyla ideanın yol göstericiliği sosyalist siyasetin olmazsa olmazlarındandır. Bizler gerçekliğin aslında tam da Kant’çı anlamıyla nesnel olarak bilinemeyecek, “gerçekten” tanımlanamayacak bir “kendinde-şey” olduğunu düşünüyoruz. Bu bağlamda materyalist anlamıyla kendinde-şey’in açıklanabilirliğinin imkan dahilinde olmadığını, böyle bir iddianın kendisinin de materyalizm ideolojisi ekseninde “ideolojik” dolayısıyla objektiflikten uzak bir yaklaşım olduğunu iddia ediyoruz.
Bizce kendinde-şey’i açıklamanın tek yolu ona dair bir arzu hattı oluşturmaktan geçmektedir. Bu arzu hattı ise niyete, niyet ise ütopyaya dayanır. Ütopyaya ulaşım yolunu ise ideoloji oluşturur. İdeoloji bu haliyle aslında gerçekliği kavrama ve dönüştürme aracıdır. Arzudan türeyen ütopyayı oluşturma faaliyeti içerisine girdiği noktada ideoloji anlık gerçekliği, yani tanımlanamayan kendinde şeyi subjektif şekilde tanımlamaya başlar ve “gerçekliği” oluşturur. İdeolojinin tanımlayarak oluşturduğu gerçeklikle ütopya arasındaki açı farkı sürekli olarak hem ütopyayı, hem de kendinde şey olarak gerçekliği ve dolayısıyla ideolojinin kendisini sürekli olarak yeniden sorgular. Bu üçlü yani ütopya, ideoloji ve kendinde-şey birbirleriyle diyalektik bir ilişki içerisinde sürekli olarak devinirler. Bu çerçeveden bakıldığında ulaşmak istediğimiz ideanın kendisi o andaki kendinde-şey’i sürekli olarak yeniden üretme ve ideolojiyi de bu üretim sürecinde modifiye etme gerekliliğini dayatır.
Bu tarz bir bilgi felsefesi üzerinden hareket edildiğinde ulaşılmak istenen ütopyanın kendisi gerçekliği tanımlama ve dönüştürme faaliyetinin hem nesnesi hem de öznesi olarak işlev kazanır. Bu işlevlendirme sürecinin ana güdüleyicisi olan ütopya oluşturma çabası aslında kaba anlamda materyalizmin tümevarımının karşısına tümdengelimi koyar. Ütopyaya ulaşma itkisi özneleri ister istemez mevcut gerçeklikle, o anda orada olmayan (bunu bir anlamıyla Heidegger’ci Da-Sein olarak da kavramlaştırabiliriz) ama olması istenen gerçeklik arasında bir köprü kurmaya doğru iter. Bunun ilk koşulu da ütopyayı netleştirmek, deklare etmektir. “Tüm” bir idea olarak oluşturulduktan sonra tümdengelim yapılmaya başlanır. Olasılıklar, ihtimaller hesaplanır ve ütopyaya mevcut haliyle ulaşma çabası içine girilir. Gerçeklik olasılıkları, ihtimalleri ve kurguyu anlamsız ve geçersiz kıldıkça ütopyanın da belirli noktalarında revizyonlar yapılması zorunluluk halini alır. Ütopyanın ve ona giden yolun imkanlar dahilinde revize edilmesi sürecinde ideanın vazgeçilecek kısımları ve de değiştirilmemesi gereken kritik noktaları üzerinde bitmeyecek bir tartışmaya girişilir. Tartışmanın gidişatı süreci aslında kendinde-şey’in gerçekleştiği ve ideayla diyalektik olarak ilişkiye girdiği bir yoldur.*
Bu epistemoloji çerçevesinde konfederasyondan ne anladığımıza geri dönersek eğer, yazılarımızda bahsettiğimiz ve üzerine çeşitli düşünce eskizleri yayınladığımız “konfederasyon”un aslında ütopyamızın ayaklarından birisi olduğu ortaya çıkmaktadır. Şu anki gerçek konfederasyonların hiçbirisine uymayan “konfederasyon”umuz gerçekten de soyut bir idea, sosyalist ütopyamız içerisinde bir ütopya öğesidir. “Konfederasyon”u bu kadar soyut bir düzlemde fikirsel olarak üretmemizin temel nedeni, Türkiye solunun sendikacılık alanında içine girdiği sıkıntıyı aşma yolundaki çabaların ne olması gerektiğine dair düşünce pratiği yapmaya çalışmamızdır. Mevcut konfederasyonların ve sendikaların durumu zaten pek çok ciddi, ampirik nitelikli çalışmada bütün çıplaklığıyla betimlenmektedir. Bizler ise bu külliyata yeni bir tuğla eklemek yerine enerjimizi yeni bir hareket noktası oluşturacak bir sendika ve konfederasyon kurgusu üzerinde yoğunlaştırmayı tercih etmekteyiz. Ancak bu şekilde farklı bir konfederasyon ve sendikacılık için atılması gereken adımları ortaya koyabileceğimizi düşünmekteyiz.
“Konfederasyon”a dair soyut düşünce eskizlerimizde konfederasyonlarda bulunması gereken örgütsel yapıya ve mevcut örgütlülükleri daha ileriye götürmesi muhtemel olan aygıtlara değinmemizin nedeni budur. Soyut konfederasyondan somut ve işlevsel bir konfederasyona geçmenin yolu sendikacılığın içinde bulunduğu bunalımı içselleştirmek ve sürekli olarak Amerika’yı baştan keşfetmek değil; içinde bulunduğumuz sendikal çalışmalarda ve konfederasyonlarda işlevselliğine inandığımız bu aygıtları oluşturmak için çabalamak olmalıdır.
Bu bağlamda Disk, Türk-İş ve Hak-İş’in birleşip, tek bir konfederasyon çatısı altına girmeyeceklerinin de farkında olduğumuzu ekleyelim. Benzer bir şekilde önerdiğimiz bütün örgütsel önermelerin tekil konfederasyonlarda ve hatta sendikalarda bile gerçekleşme ihtimalinin sendikal bürokrasinin mevcut durumu itibariyle çok düşük bir ihtimal olduğunun da farkındayız. Fakat yine de bütün bu zorluklar ve önümüzde bir kale gibi dikilen somut gerçekler daha güçlü bir sendikaya ve konfederasyona dair niyetlerimizi açıklamamızın önüne geçmemelidir. Bizler somut durumun sosyalistleri her an ezdiği böyle bir çağda, fikirler üretme reflekslerimizi yitirmenin mücadeleyi kaybetmekle eşdeğer olduğunun farkında olarak şimdilik soyut, şimdilik ayakları yere basmayan “konfederasyon”umuzun kendi üye olduğumuz ve çalışma yaptığımız alanlarda ısrarla peşinden gitmenin atılması gereken en gerçekçi adım olduğunu düşünüyoruz.
Bu çerçevede somut konfederasyonlarda ve üye olduğumuz sendikalarda beyaz yakalıların örgütlenmesi gerekliliğini, pre-sendikalist gençlik sendikalarının, emek kütüphanesinin, sendika öncesi örgütlenmelerin, genel bir örgütlenme kurumunun, tam olarak işleyen bir hukuk bürosunun, işçi sınıfının deneyimlerini biriktiren bir Emek Araştırmaları Kurumu’nun kurulmasını savunuyoruz ve bunlar için mücadele etmeyi önümüze hedef olarak koyuyoruz.
Bunların hayal olduğunu düşünen dostlarımızın daha “gerçekçi” planlarını dinlemeye açık olduğumuzu da ısrarla belirtmek isteriz. Dediğimiz gibi sürekli olarak yenilenmek ideanın şanındandır. Ama kesinlikle katılmayacağımız bir fikir varsa o da “mevcut olan”ın sırf “şimdilik” mevcut olması nedeniyle kabul edilmesi gereken yol olduğu fikridir. Zannımızca sendikacılık ve konfederasyon açısından mevcut olana teslim bayrağı açanların, kendi sosyalistlikleriyle de yüzleşmeleri ve zaten güçlü bir şekilde “mevcut olan” kapitalizme de neden direnme zahmetini gösterdiklerini kendi içlerinde sorgulamaları gerekmektedir.
*Epistemoloji anlayışımızı daha sonraki yazılarımızda iyice açacağız. Konunun sapmaması için şimdilik feragat edip konfederasyon konusuna geri dönüyoruz.

